Şiir, modern çağın unutturma mekanizmasına karşı bir dirençtir.

Gamze Demirezen: Söyleşi davetimizi kabul ettiğiniz için öncelikle çok teşekkür ederiz Metin Bey.

Metin Turan: Asonans’ın sayfalarına davetiniz için ben teşekkür ediyorum.

Gamze Demirezen: Metin Turan, nasıl bir çocukluk geçirdi? Bir halk şairinin torunu olmak hayatınıza neler kattı?

Metin Turan: Çocukluk dediğimiz şey, aslında insanın ilk ontolojik haritasıdır. Orada yalnızca yaşananlar değil, yaşanma biçimleri de kaydedilir.

Kalabalıktan da kalabalık bir ailede büyüdüm: Amcalar, halalar, dayılar, bibiler bunların çocukları ve köyler… Anemin-babamın yaşadığı köy dışında amca ve halalarımın, dayım ve anneannemin yaşadığı köy de benim coşkusuna karıştığım yerlerdi. Çikolata, pasta, börek yoktu ve bazen ekmek de sınırlıydı ama, dünyanın en zengin çocukluğunu yaşadım. Her evin kapısından girebilme, her bahçenin meyvesinden yiyebilme rahatlığımız vardı.

On erkek kardeş olan babamın dışında beş amcam daha öğretmendi. Bu evlerin hepsinde radyo vardı, günlük olmasa bile gazete girer, dünya bilginin bereketiyle yorumlanırdı.

“Kötülük” kavramıyla tanışmadım. Uyarıldığım iki konu vardı, yalan ve küfür. Küfür söyleyenlerden uzak durmamız öğütlendi, bir de yalan!

Her mevsim meyve yiyebilecek bir zenginliğe sahiptik. Sütün, yoğurdun, elmanın, kaysının parayla satıldığına 1980’li yılların başında tanık oldum. Hangi bahçeden, hangi bostandan geçmişsek tadılabilecek her sebze ve meyveyi tadabiliyor, “göz hakkımızı” almamışsak uyarılıyorduk.

Okuma-yazmayı ilkokula gitmeden 4-5 yaşlarında öğrenmiştim, hatta daktiloda. İlkokulda hiç aynı okula devam etmişliğim olmadı. Köy köy, okul okul. yani kafama göre dolaştım. Hoş, orta ve lise de biraz öyle.

Köpekleri çok severdim. Kimde, hangi köyde güzel bir köpek varsa onu sevmeye koşar, çoğu zaman eve getirirdim. Bu huyum bilindiğinden köy bakkalına gittiğimde, beni meraklandırmak için: şu köyde tüyleri şöyle, kulakları, kuyruğu böyle diye olmayan köpek tarifleri yaparlar, oraya gitmeye kışkırtırlardı.

Bu tutku işi o kadar abartılıydı ki gizlice günlerce takip ettiğim yeni yavrulamış anne kurdun yuvasından uzaklaşmasını bekleyip henüz gözleri açılmamış iki yavrusunu eve getirdim ve hiç zarar görmeden de analarına bırakılana kadar iki ay büyüttüm. Bizim tavuk, ördek gibi kümes hayvanları dışında hayvanlarımız yoktu ama amcamların, yahut köylülerimizin koyun, kuzu, at, eşek ve sığırlarını otlatırken onları daha yakından tanıma şansım olmuştur ve 10-11 yaşlarındayken koyun, at, inek doğurtmuş, diğer köy çocukları gibi, bunların ilk bakımlarını yapmayı öğrenmiştim.

Benim çocukluğum, kelimenin henüz yazıya dönüşmediği ama anlamın çoktan kurulduğu bir dünyada geçti. Halk şairi olan baba tarafından büyük dedem Kağızmanlı Cemal Hoca, dünyaya geldiğimde toprakla sırlananı on yıl olmuştu. Onu göremedim ancak onun yazıp söylediklerinin aurasının kuşatmasındaydım. Ona dair hikâyeler bir anlatı değil; bir ontoloji önerisiydi. Çünkü halk şiiri, bireyin değil, varoluşun konuştuğu bir alandır. Şair dedemin varlığı başka adların da örneğin Âşık Sümmani’nin, Kağızmanlı Hıfzı’nın,  Âşık Tüccari’nin, Şenlik’in de konuşulmasının sebebiydi. Bu yüzden ben dili sonradan öğrenmedim; dilin içine doğdum. Ve o dil, yalnızca bir ifade aracı değil, bir “var olma biçimi”ydi. Bugün şiirlerimde sezilen kolektif tonun, o sözlü kültürün sürekliliğinden geldiğini söylemek yanlış olmaz.

Gamze Demirezen: Edebiyat hayatınızın öyküyle başladığını ve ‘Kayıp Kuzu’nun 1982’de yayımlandığını biliyoruz. Ancak yazma serüveninizin arka planını merak ediyoruz: Sizi yazıya yönelten ilk içsel ya da dışsal etkenler nelerdi? Bu süreçte dönüm noktası olarak gördüğünüz bir an var mı? Ayrıca edebiyat yolculuğunuzun başında sizi en çok etkileyen kitap ya da şair kimdi?

Metin Turan: Kayıp Kuzu adlı öyküm 1982’de yayınlandı. Yazma serüvenimin arka planını hasretlik ve direnme duygusunun oluşturduğunu söyleyebilirim. 15 yaşında,  toplam nüfusu 300-350’yi geçmeyen bir köyden, bir anda bir milyon nüfuslu Ankara’ya gelmiştim: Anne, baba, kardeşler ve kuzu, koyun köpeklerimden uzak tek başına, ortaokulu daha iyi bir yerde okuma derdiyle.

Tek iletişim aracı mektup, acilse telgraf. 

Yazıya yönelmek, çoğu zaman bir tercih gibi görünür; oysa daha derinde bir zorunluluktur. İnsan, yaşadıklarını taşıyamadığı için yazıya sığınır. Çünkü yaşamak ile anlamak arasında bir boşluk vardır ve yazı o boşluğu doldurur.

Benim için yazı, bir tür varoluşsal düzenleme biçimidir. Dünyayı olduğu gibi kabul etmek yerine, onu yeniden kurma çabasıdır. Bu anlamda yazmak, bir tür dirençtir. Yoksa sokağına, mahallesine yabancı olduğum ve hatta diline uzak olduğum bir yerde varolamazdım. Bununla neyi kasttetiğimi somut bir örnekle anlatayım, Ankara’ya Kağızman’ın Cumuşlu köyünden gelmişim, Türkçem ‘Karsça’. Gecekondu bölgesi, Kuşcağız Ortaokulu’ndayım, sınıfsal değil ama dilsel bir mesafe var aramızda. Matematik dersi, anlamadığım bir soruyu kavramak için öğretmene dileğimi sundum. Üç-dört kez yineletti, yine de Türkçemden bir şey anlayamadı. 60 kişiden fazla olan o sınıfın çoğu güldü. Hüzünlendim kuşkusuz. Sözcüklerin ağzımda ufalanmış cam parçası gibi durduğunu düşündüm ama çekip gitmedim. Okuma tutkum vardı ve yazmakla direnmeyi öğrenmiştim.

İlkokul 4. Sınıf, yani 9-10 yaşlarındayım, sapan edindim. Ağaca, dala, kuşa taş atacağım. Sapan başka ne işe yarar ki! Babam fark etti, alıp kırmadı. Bir hikâye anlattı: Kendisi yanlışlıkla taş atmış ve yumurtadan daha yavruları yeni çıkmış bir serçenin ölmesine sebep olmuş. Üzüntüsünden hastalanmış, kimseye de bu yaptığını söyleyememiş. Kendinden büyük Cilavuz Köy Enstitüsü’nde okuyan abisi, fark etmiş. Bir başka kuş yuvasını korumasını, yılanların o yuvaya girmemesi için gözcü olmasını, zamanı geçirmesi için de Yakup Kadri’nin Yaban romanını vermiş. Babam romandan çok etkilendiğini, ağlayarak bitirdiğini anlattı. Bundan çok etkilendim. Sapanı yaktığım gibi Yaban’ı okuma sevdasına düştüm ama kitap o günlerde kitaplığımızda yoktu. Yaşar Kemal’in Teneke’sini okudum. Dolayısıyla edebiyat yolculuğumun başında en etkileyici isimlerden biri Yaşar Kemal, onunla birlikte Aziz Nesin, Orhan Kemal, Fakir Baykurt ve Bekir Yıldız olmuştur. Evimizdeki kitaplıkta bu soy edebiyatçıların kitapları vardı ama Fakir Baykurt için özel bir sebep, onun genel başkanlığını yaptığı TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası)’ün kurucuları arasında babamın da olmasıydı.

Gamze Demirezen: Şiirle ilk ne zaman tanıştınız? Şiirinizde bireysel deneyim ile kolektif hafıza arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? Bu dengeyi bilinçli mi inşa ediyorsunuz yoksa metin içinde mi oluşuyor?

Metin Turan: Anadolu’da çocuk dünyaya geldiğinde cesur ve yiğit olması için kulağına Köroğlu’ndan bir koçaklama okunur. Benim şiirle ilk tanışmam böyle. Bu varoluşun söz aracılığıyla kurulduğuna dair köklü bir bilgidir. Çünkü insan dünyaya yalnızca biyolojik bir varlık olarak gelmez; onu insan kılan, içine doğduğu anlatılar, sesler ve sahip olduğu bellektir. Bu nedenle şiirle ilk temas, bireysel bir başlangıçtan çok, kolektif belleğin kişide yankılanmaya başlamasıdır. Bireysel deneyim dediğimiz şey aslında hiçbir zaman “salt bireysel” değildir. İnsan, kendi hikâyesini anlatırken bile bir tarihsel sürekliliğin içinden konuşur.

Mekân ile insan arasındaki ilişki ise bu kesişimin somutlaştığı alandır. İnsan, yaşadığı yerlerin yalnızca tanığı değil, aynı zamanda taşıyıcısıdır. Mekân, belleğin dışsallaşmış hâlidir. Bu yüzden şiir, benim için bir denge kurma çabası değil, zaten var olan bir örtüşmenin ifadesidir. Bireysel ile kolektif, bilinçli bir teknikle değil; varoluşun kendiliğindenliği içinde birbirine karışır. Şiir, tam da bu kaçınılmaz iç içeliğin dilde görünür kılınmasıdır.

Gamze Demirezen: Şiir ile devam edelim isterim, günümüz şiirinde dilin sadeleşmesi ile derinlik kaybı arasında bir ilişki görüyor musunuz?

Metin Turan: Sıkça tartışılan bir mesele bu: Dil sadeleştikçe derinlik kayboluyor mu?

Bu sorunun yanlış kurulduğunu düşünüyorum. Sorun sadelik değil; yüzeyselleşmedir. Dil sade olabilir ama yoğunluğunu koruyabilir. Hatta bazen en sade ifade, en derin anlamı taşır.

Ancak çağımızda dil, hızın baskısı altında. Sosyal medya, düşüncenin değil, tepkinin dilini üretir. Bu da şiirin doğasına aykırıdır. Çünkü bütün sanatsal yaratmalar gibi şiir de hızla değil, yoğunlaşmayla var olur. 

Gamze Demirezen: Kültürel belleğin zayıfladığı bir çağda şiirin “hatırlatıcı” rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Metin Turan: Şiir, modern çağın unutturma mekanizmasına karşı bir dirençtir.

Bugün insan, sürekli olarak geçmişinden koparılıyor. Bellek parçalanıyor, anlam sürekliliği kırılıyor. Bu noktada şiir, yalnızca bir estetik üretim değil, bir etik eylemdir.

Şair, yalnızca kendi hatırladıklarını değil, unutulmak isteneni de hatırlatır. Bu yüzden şiir, bir tür “karşı-bellek”tir.

Şiir, çağın görünmez ama son derece işlevsel bir aygıtı olan unutturma düzenine karşı durur. Modern insan, yalnızca zamansal olarak değil, anlam bakımından da sürekli yerinden edilmektedir. Bellek, artık bir süreklilik alanı olmaktan çıkarılıp parçalı bir arşive dönüştürülmektedir. Oysa insan, ancak hatırladıkları kadar kendidir; unuttuğu ölçüde başkalaşır. Bu nedenle şiir, yalnızca estetik bir form değil, varoluşu koruma pratiğidir.

Belleğin metaforik tarihine bakıldığında, onun kimi zaman bir yazboz tahtası, kimi zaman bir arşiv, kimi zaman da silinip yeniden yazılabilen bir yüzey olarak düşünüldüğü görülür. Tam bu noktada şiir, belleğin bu kırılgan doğasına müdahale eder. Unutmanın doğal akışına karşı, anlamı yeniden sabitlemeye çalışır. Ama bunu donuk bir muhafaza ile değil, canlı bir hatırlatma ile yapar. Çünkü şiir, geçmişi aynen geri getirmez; onu yeniden kurar.

Habermas’ın da işaret ettiği gibi modern düşünce, “doğru hayat”a dair bütünlüklü anlatılar kurma konusunda giderek suskunlaşmıştır. İşte bu suskunluk alanında şiir konuşmaya başlar. Şair, yalnızca kişisel anıların taşıyıcısı değil; bastırılmış, silinmiş ya da bilinçli olarak görünmez kılınmış olanın da tanığıdır.

Bu yüzden şiir, yalnızca hatırlamak değil, hatırlatmak eylemidir. Ve bu eylem, estetik olduğu kadar vicdani bir sorumluluk taşır. Şiir, zamanın unutturduğunu değil, unutturulmak isteneni geri çağırır. Böylece bir karşı-bellek kurar: Sessizliğe karşı söz, yok sayılana karşı varlık, unutuluşa karşı direnç.

Gamze Demirezen: Dergiler hakkında görüşlerinizi merak ediyoruz.  Türkiye’de edebiyat dergiciliğinin bugünkü durumunu nasıl görüyorsunuz? Bir derginin edebiyat dünyasına katkısı sizce ne olmalı?

Metin Turan: Dergiler, özellikle edebiyat dergileri okul gibidir. Günümüzde kaybolmuş mahfil niteliği de taşırlar. Edebiyat insanının ürettiğini bir başkasının seçimi, beğenisi, tercihi yoluyla okurla buluşması ayrı bir deneyimdir. Dönemin düşünsel laboratuvarlarıdır. Orada yalnızca ürünleri görmeyiz, yönelimler de oluşur.

Benim için dergi, bir yayımlama alanı olduğu kadar bir karşılaşma alanıdır. Farklı seslerin bir araya geldiği, tartıştığı ve dönüştüğü bir zemin. Çünkü edebiyat kuşkusuz bireysel yaratımdır ama aynı zamanda kolektif bir düşünce organizasyonudur. Dergicilik, bu organizasyonun en canlı biçimlerinden biridir.

Gamze Demirezen: Sosyal medya ve hızlı tüketim kültürünün egemen olduğu bir çağda edebiyatın toplumsal rolünün daraldığı sıkça dile getiriliyor. Sizce edebiyat artık dönüştürücü bir güç olmaktan uzaklaştı mı, yoksa yeni mecralarda farklı bir etki alanı mı kuruyor?

Metin Turan: Konuşkan biriyim, çenem açıldımı susmaz. Sorularına verdiğim yanıtlar uzayıp gidiyor. O bakımdan biraza daha kısa yanıtlar vermeye çalışayım:

Edebiyatın rolü de işlevi de daralmadı; sadece görünme biçimi değişti.

Bugün yazılanlar daha hızlı dolaşıyor ama daha az yerleşiyor. Bir Tolstay’un, Dostoyevski’nin, yahut Yaşar Kemal’in düşünüp düşünüp kurması, anlatıp anlatıp sonra yazması sürecine sahip değiliz. Bu bir çelişki değil; çağın doğası. Edebiyat artık doğrudan dönüştürmez; daha dolaylı, daha sızıcı bir etki yaratır. Belki de bu yüzden daha derindir. Çünkü hızlı etki yüzeyde kalır; kalıcı etki ise zaman ister.

Gamze Demirezen: Şiir ve araştırma metni farklı zihinsel süreçler gerektiriyor. Biri daha sezgisel, diğeri daha analitik bir alan. Sizin için hangisi daha zorlayıcı ve bu iki yazma biçimi birbirini nasıl etkiliyor?

Metin Turan: Şiir ile araştırma metni arasındaki fark, yalnızca yöntem farkıdır; amaç aynıdır: anlamak.

Şiir, sezgisel bir yoğunlaşmadır. Araştırma ise analitik bir açılımdır.

Benim poetikamda zaman, döngüsel bir yapı taşır; geçmiş, şimdi ve gelecek birbirinden kopuk değildir. Bu döngüsellik hem şiirde hem akademik metinlerde kendini gösterir. Çünkü düşünce, türler arasında bölünmez.

Gamze Demirezen: Bugünün genç şairleri hem gelenekle hem de dijital çağın hız kültürüyle aynı anda karşı karşıya. Sizce genç bir şair öncelikle neye direnmeli, neyi sahiplenmeli?

Metin Turan: Bugünün genç şairi iki baskı arasında: gelenek ve hız.

Bence önce hızın dayattığı yüzeyselliğe direnmelidir. Şiir, aceleyle yazılmaz. Hatta bazen yazılmamak da şiirin bir parçasıdır.

Aynı zamanda geleneği de bir yük gibi taşımamalılar. Gelenek, bir başlangıç noktasıdır; bir sınır değil.

Çünkü modern iletişim biçimleri, düşünceyi hızlandırırken onu derinlikten de arındırır; dil, giderek bir taşıyıcıya, hatta çoğu zaman bir tüketme aracına indirgenir. Bu durum, sözün düşünceyi kuran asli niteliğini zayıflatır. Oysa şiir, tam tersine, dilin içinde ağırlaşan, bekleyen ve yoğunlaşan bir eylemdir. Âşık Veysel’in bir sözü aklıma geldi şimdi: Söz rasgele, hemen çıkmasın diye boğaz boğum boğumdur. Bu yüzden aceleyle yazılmaz; hatta bazen susmak, yazmamak, şiirin kendisini olgunlaştıran bir süreçtir.

Öte yandan gelenek de bir sığınak değil, bir başlangıçtır. Onu mutlaklaştırmak, şiiri geçmişin gölgesine hapsetmek anlamına gelir. Adorno ve Horkheimer’ın işaret ettiği gibi, modern kültür üretimi çoğu zaman tekrar ve kalıplaşma üzerinden işler; bu da yaratıcı olanı törpüler. Şairin görevi, geleneği yeniden üretmek değil, onunla gerilim kurarak yeni bir dil imkânı açmaktır.

Bu nedenle genç şair için asıl mesele, ne hızın cazibesine kapılmak ne de geleneğin ağırlığı altında ezilmektir. Şiir, bu iki baskı arasında sakin, dikkatli ve özgürce kendi zamanını kurabilenlerin alanıdır.

Gamze Demirezen: Yeni bir kitap ya da proje üzerinde çalışıyor musunuz?

Metin Turan: Son dönemde beni en çok meşgul eden şey, “nesnelerin hafızası”.

İnsan merkezli anlatının dışına çıkmaya çalışıyorum. Çünkü insan, kendini anlamak için artık kendine yeterli değil. Nesneler, mekânlar, hatta sessizlikler… Bunların da bir tanıklığı var. Bu tanıklığı şiirsel bir forma dönüştürmeye çalışıyorum.

Yaşar Kemal üzerine antropolojik ve halkbilimsel eksende okumalarım daha da derinleşti ve sanırım yıl sonuna doğru yahut 2027’nin başlarında bağımsız bir Yaşar Kemal kitabı çıkarmış olacağım.

Yayına hazır iki şiir dosyam var. Bunlardan da biri yıl sonuna kadar çıkmış olacak ama ondan önce iki yıldır hazırlıkları süren artık sona geldiğimiz bir şiir kitabım Amerika’da yayınlanacak.

Gamze Demirezen: Son olarak Asonans okuyucularına neler söylemek istersiniz?

Metin Turan: Okumak, bir eylemdir. Dergiler bu eylemin gerçekleştiği en keyifli mecraların başında gelir. Unutmayalım ki her iyi metin, yarım bırakılmış bir düşüncedir. Onu tamamlayacak olan okurdur.

Gamze Demirezen: Söyleşi için çok teşekkür ederiz.

Metin Turan: Emeğiniz, içtenliğiniz için ben teşekkür ediyorum.


ASONANS DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Categories:

Henüz Yorum Bulunmuyor

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ASONANS DERGİ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin